Paul Feig’in filmi Hizmetçi, deliliğin sözde duygusal ve kontrolsüz kadınlara atfedildiğini gösterir. Nina, yakışıklı kocası Andrew ve hizmetçileri Millie arasında kopan fırtınalar, Jane Eyre (1847) romanındaki mürebbiye Jane, Rochester ve “deli” karısı Bertha’dan oluşan aşk üçgenini hatırlatır.
Zengin kocası tarafından çatıya kapatılan Bertha, romanda söylenildiği gibi deli mi? İngiliz sömürgesi Jamaika’dan gelen kadın, siyah saçları ve koyu ten renginden dolayı deli damgası yer. Farklı dininden ve ırkından dolayı ötekileştirilir. İngiliz ve Jamaikalı bir çiftten doğabilecek melez çocuk, beyaz ırkın sözde üstünlüğüne karşı bir tehdittir. Yazar Charlotte Brontë, “vahşi” ve “ilkel” addedilen yabancıdan bir yangın sahnesinde kurtulur ve böylece mürebbiye Jane ve patronu muradına erer.

Sömürge Mirasından Modern Hücreye
Soyadları benzeyen varlıklı kocalar Edward Rochester ve Andrew Winchester’ın malikanelerinin çatıları eşit derecede korkunç. Hizmetçi filminde Nina, hizmetçinin kalacağı çatı katını mahremiyetinden dolayı över. Oysa kapısı dışarıdan kilitlenebilen ve penceresi demir parmaklıklarla örülü oda hücre gibidir.
New York’un merkezine uzak, sessiz, elit bir mahalledeki dört katlı malikane, filmin en önemli karakteri. Baş döndürücü merdiven boşluğundan hayır gelmeyeceği belli. Daha ilk sahnede, Andrew’un karısının aşağıya düşeceğinden endişe duyduğunu öğreniriz. Nina, olay yerinin krokisini belki de şimdiden çizmesi gerektiğini söylerken filmin sonuna ışık tutar.
Tasarlanmış Bir Nevroz: İlk Sahnelerin Aldatıcılığı
Filmin ilk sahnelerinde Nina’nın (Amanda Seyfried) “nevrotik” olduğunu düşünmüyor muyuz? İş görüşmesinde cana yakın davrandığı hizmetçi Millie’ye (Sydney Sweeney) daha ilk günden hayatı zehreder. Mutfağı itinayla temizlemiş genç kadını, sunum notlarını bilerek çöpe atmakla suçlar. Nina’nın bağırmaları ve yere fırlattığı tabakların tiz sesi kulağımızda çınlar. Anlayışlı kocası onu sarılarak ve tatlı tatlı konuşarak sakinleştirirken Andrew’a da işe yeni başlamış hizmetçiye de acırız.
İki kadın arasındaki sınıfsal çizgiyi silen, fiziksel benzerlikleridir. Uzun sarı saçlı, zayıf ve oldukça güzel kadınların ikisi de evin sahibi değil. Millie, patronunun ona verdiği eski kıyafetleri giyince neredeyse Nina’dan farkı kalmaz. Andrew ile birlikte hizmetçiye tutulur ve bu güleç ve kibar kocaya karısını değil, yardımcısını yakıştırırız.
[Spoiler içerir.]
Mükemmel Kocanın Anatomisi
Şık, eğitimli, çekici, kibar ve zengin bir erkeğin içindeki canavarla tanışmak daha korkutucudur. Andrew gibi yakışıklı ve anlayışlı bir erkeğe şiddet kondurulamaz. “Sana zulmetmesine dayanamıyorum.” der Andrew, Millie’ye nefes aldırmayan karısı için. Hizmetçiye kol kanat geren Andrew kalpleri fetheder. Komşular, sürekli tımarhaneye kapatılan karısının kahrını neden çektiğini anlayamaz.
Andrew, dip boyası gelmiş karısını kuaföre gitmeyi unuttuğu için ve Millie’yi porselen tabakları kazara kırdığı için çatıya kapatır. Kadınlar “hata” yapmalarının bedelini kendi saçlarını kopararak ya da vücutlarını keserek öder.

Aristokratik Şiddet: Görkemli Duvarların Arkasındaki Zindan
Suç, New York’un arka sokaklarına ya da Harlem gibi Afrikalı Amerikalıların yaşadığı bölgeye yakıştırılır. Oysa filmde olay yeri, şehrin en zengin mahallesinin en görkemli malikanesidir. Viktorya döneminde en sansasyonel romanlar, şiddetin sokakta değil, aristokratların konaklarında geçenlerdir. Huzur ve güvenle özdeşleştirilen ev, zindana dönüşür.
Filmde şiddet, erkeklere mahsus değil. Thomas Hardy’nin Tess (1891) romanında olduğu gibi filmde kadınlar, öldürülmemek ya da taciz edilmemek için kendilerini korur. Ne kanunlar ne de arkadaşları onların yanında. Fakat şiddet şiddetle çözülür mü?
Viktorya dönemi romanlarıyla diyalog halindeki film, yeni bir argüman sunmasa da “çatıdaki deli kadın” klişesini sorgularken kadın dayanışmasını destekler.