Özcan Alper’in filminin açılış sahnesi, taşıyıcı annelerin metalaştığının göstergesi. Hücreye benzeyen boş ve gri odadaki taşıyıcı anne adaylarına soğuk bir sesin, “sıradaki…soyun” dediğini duyarız. Sayılara indirgenmiş Gürcü kadınlar sanki birer mahkum. Çıplak fotoğrafları çekilirken fiziksel ve ruhsal olarak üşüyen kadınlara kış erken gelmiş.
“Taşıyıcı anne” terimi, bir kadını işlevine indirger. Sanki taşınan, başka bir kadının embriyosu değil de eşya. Nakliye hizmeti verdiği düşünülen kadınların değeri, sağlıkları ve doğurganlıkları ile ölçülür. Kapitalist düzende rahim bile kiralık.
Gürcü Lia Yanovski (Leyla Tanlar), Rusya-Ukrayna savaşından kaçmak için Türkiye’ye gelmiş. Çocuğu olmayan Handan’ın ve Ferhat’ın umudu olmuş. Hayallerin, bebeklerin, bedenlerin satıldığı düzende herkesin dileği polise yakalanmadan yeni bir hayat kurmak.

Erken Kış Tutsakları
Fakat kış da tutsaklık da baki. Taşıyıcı anneliğin yasak olduğu Türkiye, Lia’ya özgürlük vadetmez. Handan ve Ferhat’ın bebeğini doğurduktan sonra anlaşma bitmez. Lia, doktorun tavsiyesiyle Ada’yı emzirirken doğumda kesilen kordon bağı adeta yeniden örülür. Çiftin evinden altı ay boyunca çıkamadan hapis hayatı yaşar. Savaştan kaçan Lia, ona kızını bırakmamasını söyleyen vicdanıyla daimi savaştadır.
Ferhat (Timuçin Esen) da Lia gibi tutsak. Genç yaşta aşkla evlenmiş olsa da ilişkide ne sevgi ne huzur kalmış. Ayrı dünyalarda yaşayan çiftin buluşma noktası Ada. Bebeğin ismi de çiftin başka bir coğrafyaya kaçma hayalinin sembolüdür. Ada sorunları örtmek yerine karı koca arasındaki anlaşmazlıkları gün ışığına çıkarır.
Genetik bağ, anne sevgisi için ön koşul mu? Donör ve taşıyıcı Lia da bebeği okutacak büyütecek Handan da anne. Fakat film, Handan’ın yüzünü göstermeyerek genç ve güzel Lia ile empati kurmamızı sağlar. Handan’ı dışlayan kamera, arabayla Gürcistan’a giden Ferhat ve Lia’ya odaklanır.
Kızını terk etmiş Lia’nın arabadaki gözyaşları bizi dağlarken sürekli kocasını arayan Handan’ın telefondaki huzursuzluğundan irkiliriz. Bebekle Lia arasındaki bağdan “düşüncesiz” kocasını sorumlu tutar. Genç kadını ülkesine götürmekte gecikmiştir. Telefonda sürekli şikayet eden kıskanç eşten Ferhat ile birlikte biz de uzaklaşırız.
Handan’dan soğudukça evli, mutlu, çocuklu Ferhat-Lia hayalimiz güçlenir. İçten içe bebeğin öz annesi ve babasıyla büyümesini isteriz. Kameranın markajına giremeyen Handan, çizdiğimiz aile portresinin dışında kalır. “Dırdırcı eş” tiplemesine indirgenmiş kadının duyguları ve endişeleri irdelenmez.
Film bize Handan’ın bebeğiyle yeteri kadar ilgilenmediğini hissettirir. İş insanı Handan, bebeğini bakıcıya teslim eder. Bebek avaz avaz ağlarken işini bırakıp eve gelemez. Oysa Gürcistan yolundaki Lia, telefondan şefkatle söylediği ninni ile kızını sakinleştirir. Gergin ve sevgi dolu iki anne arasında çizilen sınırlar keskin.

İki Anne, Tek Bebek ve Bitmeyen Bir Yolculuk
Lia’yı Handan’a tercih eden filmdeki annelik temsillerinden çok coğrafyanın karakterleşmesini sevdim. İstanbul’a dönüp kızının büyümesine uzaktan bile olsa şahit olmak isteyen kadına Ferhat, “Ada yok senin için. Unut artık. Bitti.” der. Ferhat “Ada yok.” dese de yol boyunca sahildeki adacıkları görürüz. Ada bebek yokluğuyla vardır.
[Spoiler içerir.]
Türkiye-Gürcistan sınırı geçilse de herkes sonu olmayan içsel bir yolculukta. Neredeyse hiç güneş açmayan filmin karakterleri, arafın alacakaranlığında. Kızını geride bırakan Lia’ya, Ada ile bağ kurmakta zorlanan Handan’a ve annesine hiç kavuşamamış Ferhat’a belki de bahar hiç gelmeyecek.