Wisconsin Üniversitesinde doktora yaparken verdiğim araştırma teknikleri dersindeki öğrencilerim video oyunları, şarkı sözleri ve filmlerdeki şiddetin gençleri nasıl etkilediği üzerine makale yazmıştı. Derste okuduğumuz Bruno Bettelheim’ın Büyünün İşlevleri (1976) adlı kitabı, hikâyelerdeki şiddetin çocuk gelişimindeki faydalarını vurgular.
Psikiyatrist Bettelheim, çocukların bastırılmış duygularını geleneksel masallar yoluyla tatmin ettiğini savunur. Örneğin kendisini tehdit eden arkadaşına boyun eğen bir çocuk, Hansel ve Gretel’deki cadının fırında yanmasıyla zorbanın kaybedişini izler. Böylece dolaylı olarak intikam alır. Ailesinin sözünü dinlemeyip ormanda bir kurt ile konuşan Kırmızı Başlıklı Kız ile empati kuran okuyucu, kuralları çiğneme isteğini risk almadan deneyimler. Karakterlerin meraklarını, kıskançlıklarını ve korkularını kendi yaşıyormuşçasına hisseder. Yazara göre masallar, çocukların iç dünyalarındaki çatışmaları çevresine zarar vermeden çözmelerini sağlar.
Birçok yazara göre çocuklar, öğretmenlerine ya da ailelerine olan öfkelerini video oyunlarındaki düşmanlara yönelterek sakinleşir. Kendilerini süper kahramanlarla özdeşleştirerek güçlü ve cesur olma hayallerini hikâyeler üzerinden gerçekleştirirler. Medyanın şiddet olaylarını artırdığı fikrinin aksine Stanford Üniversitesindeki araştırmacılar, video oyunları ve silahlı saldırılar arasında sebep-sonuç ilişkisi bulamadıklarını açıkladılar.[1]
Mafya dizilerini izleyenler saldırganlaşır diye bir kaide olmasa da medya toplumun değer yargılarını şekillendirir. Dizilerde kara para aklayanların ideal sevgili olarak tanıtılması mafyayı normalleştirir. Adaletin şiddetle yerine getirilebileceğine inandırır. Yeraltı dizisinde uyuşturucu satıp cinayet işleyerek prestij ve servet kazanan bir karakterin topluma örnek gösterilmesi gençleri suça özendirebilir.
Sevdiğim Sensin dizisi ise namus cinayeti tehdidiyle yaşayan Dicle’yi, prensese dönüşecek Külkedisi olarak göstererekonun yaşadığı kabusu azımsar. Oysa hikâyelerdeki kötü üvey anne ile gözü dönmüş abi bir olamaz. “Bir varmış, bir yokmuş” sözleriyle başlayan hikâyelere referans vererek anlatılan kadına karşı şiddet, Dicleleri masalsılaştırarak yok sayar. Töre cinayetleri üzerinden peri masalı yazılmamalı.[2]
Hapishane ve hastane arasında mekik dokuyan senaryoların çoğunda yaptırım yok. Elinde tüfekle rahat rahat gezen karakterler üzerinden hak ve hukuk olmayan bir şehir efsanesi yaratılır. Örneğin Taşacak Bu Deniz dizisinde “hırçın bir doğa” olarak tasvir edilen Karadeniz’de sanki kan davası mübah. “Polis yok, ben bunun hesabını kendim göreceğim.” diyen Adil, ismi gibi adil değil, eşkıyadır.
Fakat şiddete karşı mücadelenin yolu sansürden geçmez. O zaman Hansel ve Gretel gibi geleneksel masalları, derste okuttuğum romanları, haber bültenlerini ve gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini de kaldırmak gerekir.
Dramatik yapının çatışmayı nasıl temsil ettiği önemli. Katilleri ilahlaştırmak şiddet güzellemesidir. Amaç izleyiciyi heyecanlandırmak kadar düşündürmek de olmalı. Örneğin, The Drama filmi okullardaki akran zorbalığını ve şiddetin estetikleşmesini bize vaaz vermeden eleştirir.
Popüler diziler ve filmler toplumu şekillendirse de aslında hepsi birer kültürel ürün. Kadınları ezen, kaçakçılık yapan, cinayet işleyen çok eşli erkek karakterlerin olduğu dizilerin reyting rekoru kırması toplumsal yaralarımıza işaret eder.
Çocuklar, kurgusal karakterlerden önce ebeveynlerini örnek alır. Evde uğradıkları zorbalığı okulda uygular. Senaristleri günah keçisi ilan etmeden önce çocuklarımızdaki şiddet eğiliminin sebebini kendimizde aramalıyız.

[1] https://fortune.com/2023/05/02/stanford-researchers-scoured-every-reputable-study-link-between-video-games-gun-violence-politics-mental-health-dupee-thvar-vasan/
[2] https://t24.com.tr/yazarlar/ayse-naz-bulamur/sevdigim-sensin-torenin-pencesindeki-kulkedisi,54695?_t=1776701274248