İstanbul’un hegemonyasını kıran filmleri seviyorum. Ekranda çoğunlukla İstanbul’a indirgenen Türkiye’yi yalılar üzerinden hayal ederken ülkenin çok kültürlülüğünü ve coğrafi zenginliğini unutuyoruz. Oysa yönetmen Vuslat Saraçoğlu Bildiğin Gibi Değil filmi ile, İstanbul’un sınırlarını aşıp bizi memleketi Tokat’a davet ediyor.

Eşyaların Dili
Paşabahçe çay bardakları ile başlayan film, edebiyattaki yakından okuma tekniğini ekrana taşımış. Babalarının ani ölümüyle sarsılan üç kardeş, Tokat’taki evlerinde buluşur. Açılış sahnesinde kamera, dolaptaki erzaklara tek tek odaklanır. Biz bardakların markasını ve şeklini incelerken evin atmosferi yaratılır.
Mutfaktaki plastik sebzeliklerden evin kahverengi ve bordoya bürünmüş salonuna geçeriz. 1980’leri hatırlatan berjer koltuklar, şık lambalar, işlemeli yastıklar, desenli halılar, süslü perdeler; merhum anne babayı evde yaşatır. Eşyaların birbiriyle uyumsuz desenleri, ailedeki çalkantılı ilişkilerin sinyalini verir.
Televizyonu ve sehpaları istila eden danteller, düzenli bir ev hayali kurdursa da yıllardır görüşmemiş Tahsin, Yasin ve Remziye akıntıda savruluyor. Rafların kenarlarından üçgen şeklinde sarkıtılmış danteller gibi üç kardeş bir şeytan üçgeninde. Birbirleriyle şakalaşsalar da sevgiyle sarılsalar da aralarındaki fırtına daimî. Hayatını babasına adamış en büyükleri Tahsin (Serdar Orçin), kendi evliliğini yürütememiş.
Çehov’un İzinde Bir Entelektüel Eleştirisi
Yazdığı kitapla övünen üniversite mezunu Yasin (Alican Yücesoy), Anton Çehov’un Vişne Bahçesi (1903) oyunundaki ebedi öğrenci Trofimov’u andırıyor. Her daim okuyan bilge karakter asla eyleme geçemez. Geçmişte yaşayan aristokratları eleştirip “biz geleceğe yürüyoruz” dese de kütüphanesine çakılı kalmıştır. Sürekli akıl veren ama hayattan korkan entelektüeller bugün de aramızda. Yasin de Trofimov gibi kitaplarıyla gururlansa da kız kardeşini üniversitede okumadığı için hor görse de kendi ideallerini gerçekleştiremeyecek.
[Spoiler içerir]
Atmosferini, oyunculuklarını ve diyaloglarını sevdiğim filmin merkezinde ne olduğunu sorguladım. Kardeşlik, miras kavgası, ebeveyn çocuk ilişkisi, boşanmış bir çift, ödev yapan çocuk, Remziye’nin (Hazal Türesan) dekolte bir elbiseyle dışarı çıktığı için yadırgandığı sahneler hangi çatı altında buluşuyor?
Film, bildiğimiz gibi değil. Final sahnesinde Remziye’nin altı yaşında istismar edildiğini öğreniriz. Fakat taciz, senaryoda ters köşe tekniğinin kurbanıdır. İzleyiciyi şaşırtan bir sürprizden öteye pek gidemez.
Peki film son sahne ile başlasaydı? Biz en başından genç kadının travmasını öğrenirdik. Ve böylece senaryodaki her halka, dönüp dolaşıp istismara bağlanırdı. Dinlediğimiz her diyalog bizi karanlık geçmişe sürüklerdi.

Sürprizli Sonlar Senaryoyu Kurtarır mı?
Son dakikaya sıkıştırılmış şiddet teması, yeterince irdelenemez. Geçen yılın Oscar adayı Konsey filminde de benzer bir durum vardı. Filmin sonunda, Vatikan’da seçilen Papa’nın interseks bir karakter olduğunu öğrenmiştik. Seyirciler salonu hayretle terk etti. Ama sürprizli son, geleneksel cinsiyet rollerini sorgulamaya yetmedi.
Remziye’nin travmasının sebebi cinsel tacizden başka olsaydı senaryo ne kadar değişirdi? Geçmişte işlediği bir suçu itiraf etseydi ya da evlatlık olduğunu öğrenseydi filmdeki her diyaloğun tekrar yazılması ve her sahnenin baştan çekilmesi gerekir miydi? Eğer farklı bir travma nedeni olay örgüsünü pek değiştirmiyorsa demek senaryo zincirinin halkaları birbirlerine bağlı değil.
Gayet esprili ve samimi film, sadece bir dokunuş ya da hüzünlü bir gülüşle bitebilirdi. Her hikâyenin mutlaka bir travmayla bitmesine gerek yok. Hele ki bu travma derinlemesine işlenmiyorsa.
Tokat’ı idealleştirmeden resmeden Vuslat Saraçoğlu, evin iç dekorasyonu ve şehir üzerinden bir aile ve Türkiye tarihi yazmış. Kardeşliğin çetrefilli dinamiklerini gözler önüne sererken karanlığı mizahla aydınlatan filmi izleyin.