
Mevlâna Müzesi’nin sabah sükûnetini bozan, hışımla yere fırlatılan bisikletti. Babanın “sus,” “yeter” diye haykırışları, oğlunun içli içli ağlamalarını bastıramadı. Baba çekti gitti avludan. Terk edilmekten korkan evladını ardında bıraktı. Bisikletin ve kubbenin yeşil renkleri, birbirleriyle usul usul dertleşmeye başladı sanki. Ziyaretçiler kendi dualarına, bu yalnız çocuğu da kattılar.
Çocuğun gözyaşlarına üzülürken başka bir babanın küçük kızına, “Hadi ben gidiyorum, sen burada yalnız kal.” diyerek savurduğu tehditler ile Mevlâna’nın sözleri arasındaki çelişki içimi sızlattı:
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Hoşgörülülükte deniz gibi ol.
Demek ki Mevlâna’nın sevgisi ve hoşgörüsü, birçok ziyaretçisine geçmemiş. Müzede çekilen fotoğraflar, içselleştirilmemiş öğretilerin birer hayaleti…
Konya’nın Mahcup ve Derin Sokakları
Neyse ki Konya, turistlerin bağırış çağırışlarını yüklenmeyen bir şehir. Sokaklar çok mahcup. Sanki tarihi ve kültürel zenginliklerini saklıyorlar. Sırçalı Medresesi (1242) ve hemen yakınındaki Aziz Pavlus Kilisesi (1910) farklı dönemleri, kültürleri ve inançları aşan derin bir sohbetteler. Mezaryaka Cami, 327 yılında Bizans İmparatoru Konstantin’in annesinin yaptırdığı Aya Elenia Kilisesi ve Tepe Şapeli’nin buluştuğu Sille mahallesi ise adeta ayrımcılığa meydan okuyor.
Açık avlulu medresenin mavi seramiklerine bakarken İslam mimarisi peşinden İspanya’nın meşhur El Hamra Sarayı’nı ziyaret ettiğimi hatırladım. Konya en az Granada kadar görülmeye değer. İstanbul’a dönmeden hemen önce keşfettiğim Sırçalı Medresesi, mahzun ve hüzünlü. Ziyarete kapalı, sakin ve derin yapıyı bırakıp gelmek hiç içime sinmedi.
Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir (1946) kitabında, “Konya’nın kendini gizleyen esrarlı bir güzelliğinden” bahseder. Şehrin sosyal yapısını örten “esrarlı” betimlemesi ya da “rüya” ve “serap” gibi benzetmeler oryantalist. 18. ve 19. yüzyılda birçok Avrupalı yazar da İstanbul’u masalsı ve gizemli bir şehir olarak betimledi. Konya mı kendini gizliyor yoksa biz mi yeteri kadar tanıtamıyoruz?
“Konya insanı ya bir sıtma gibi yakalar, kendi âlemine taşır yahut da ona sonuna kadar yabancı kalırsınız.” demiş Tanpınar. Tutulduğum şehre hastalık metaforunu yakıştıramam. Osmanlı İmparatorluğu’nun “Avrupa’nın hasta adamı” olarak adlandırılması aklıma gelir. Belki de hissedilen ateş ve titreme sıtmadan değil, peşinde koşulan ama ulaşılamayan huzurdan kaynaklanır.

Mevlâna ve Emily Dickinson: “Hiç”likte Buluşan İki Ruh
Edebiyat konferansı için gittiğim Konya’daki otel odamın kapısında asılı Mevlâna’nın sözleri, bana Amerikalı şair Emily Dickinson’un (1830-1886) bir şiirini hatırlattı:
Sen benim Ben Hiçkimseyim! Sen kimsin?
bu alemde ünümü Sen – de mi – Hiçkimsesin?
duymadın mı hiç? Bizden bir çift var demek!
Ben bir hiçim, hiç! Suss, sakın! Reklam ederler – bilirsin! […]
Hz. Mevlâna Emily Dickinson (Çeviren Doç. Dr. Nazmi Ağıl)[1]
Dickinson’ın şiiri “birisi” olmanın sıkıcılığından bahsetse de hayalimiz özel olmak. Toplumsal etiketlere hapsolmadan ve sosyal medyada kimlik inşa etmeden yaşamak belki de bir özgürlük. Varoluşumuzun ispatının Instagram hesabımız olduğu günümüzde kim “hiç” olmaya cesaret edebilir?
Konya’da bana huzur veren, şehir merkezinde tek bir zincir kafe ya da restoran olmamasıydı. İstanbul’a taht kuran zincirler, sokakları sıradanlaştırıyor. Konya’nın Kebapçı Dedeler gibi meşhur lokantalarında bir ya da iki çeşit yemek var. Sayfalarca menü okumaya gerek yok. Zincir restoranlara teslim olmamış Konya’yı alkışlıyorum. “Aman hocam dikkat edin, Konya’da kilo alırsınız.” diye beni uyaran taksi şoförüne içten içe kızsam da haklı çıktı.
Evlenince kütüğüm Konya’ya geçtiğinde kalbime düşmüştü İconium. Şehrin tarihi zenginliğini ve ölüm ile yaşamın iç içe geçtiği Çatalhöyük’ü siz de keşfedin.
[1] Nazmi Ağıl, Bana Hiç Yazmayan Dünyaya, Emily Dickinson-Şiirler, Çeviri Kararları, Yorumlar, Koç Üniversitesi Yayınları, 2025.