“Çokluktan birliğe” anlamındaki Pluribus, 1776’da Britanya’dan bağımsızlığını ilan eden 13 koloninin birleşmesiyle oluşan Amerika Birleşik Devletleri’nin sloganıydı. Vince Gilligan’ın dizisinde, Albuquerque’de bir laboratuardaki kaza sonucu 886 milyon kişi ölür. Hayatta kalanlardan on üçü dışındakiler, kolektif bir bilinçte buluşur.
19. yüzyılda Ralph Waldo Emerson gibi Amerikalı yazarlar, insan doğasının evrenselliğine inanır. Transandantalizm felsefesine göre iç dünyamıza baktığımızda başkalarının ne düşündüğünü ya da hissettiğini anlarız. Breaking Bad dizisinin bir sahnesinde yerde yuvarlanan göz, Emerson’un “şeffaf göz küresi” (transparent eyeball) metaforunu temsil eder. “Saydam bir göz küresi olurum; ben bir hiçim; her şeyi görürüm.” yazar Emerson, “Nature” (1836) makalesinde. İnsan doğası da şeffaftır; içi dışı birdir. Bireysel benlik yerini toplumsal bilince bırakır.
“Hepimiz birimiz.” düşüncesine katılmayan roman yazarı Carol (Rhea Seehorn), kendinden başka herkesin birbirine uhuyla bağlandığını düşünür. “Kas hafızası da aynı mı?” diye sorarak kolektif bilinçle dalga geçer. Her zaman mutlu, zarif, yardımsever insanlar robot gibidir.
Transandantalist yazarların her daim iyi, ahlaklı, güvenilir insan hayali politiktir. Milli beraberlik, kaos ya da isyana engeldir. Herkesin aynı sosyal, politik ve dini görüşte olduğu bir toplumu yönetmek kolaydır. Oysa düzeni sorgulamak, farklı düşünmek ve sürüden ayrılmak devrimi getirebilir.

Barışın Korkutucu Tekdüzeliği
Carol dışındakiler, sorgusuz sualsiz sisteme itaat eder. Herkesin düşünce, giyinme ve hatta konuşma tarzı aynı olduğu dünya barışçıldır. Hiçbir canlıya zarar verilmez. Cinayet ya da ırkçılık olmadığı ve hayvanat bahçelerinin boş olduğu dünyanın kurtarılmaya ihtiyacı olduğunu bir tek Carol savunur.
İnsanların yüzünden eksilmeyen gülümseme, zombi filmlerindeki kan ve şiddet sahnelerinden daha korkunç. İnsan gibi görünseler de “ruhları çalınmış.” Dizi, sürekli politik doğruculuk taslayanların yapaylığını başarıyla gösteriyor.
Devasa uydular ya da uçaklar yanında küçücük kalan insanlar, boyun eğdikleri sistemin kuklaları gibi. Pistte büyük uğultuyla ve yavaş yavaş ilerleyen uçaklar, bilincin nasıl silindiğinin ve uyuşturulduğunun sembolü. Carol’un yaşadığı sokak ve evinin önünde helikopter pistine benzeyen yol, binaların birbirine benzediği Amerika’nın yapaylığını yansıtmış.
Amerika’nın Yapay Neşesi
Gerçi Amerika’da yapay mutluluk, kaza ile başlamadı. 1980’lerin efsanevi dizisi Altın Kızlar’dan kahkaha dolu kesitler de bunun göstergesi. Carol, Noel şarkısı anlamındaki “Christmas carol”ın değil, Wycaro’nun Kan Şarkısı romanını yazar. Noel’e denk gelen sezon finali, Noel neşesini söndürür.
İlk sahnedeki imza günü, Carol’un kaza öncesi yalnızlığını yansıtır. Pembelere bürünmüş kitapçı, oyuncakçıya benzer. Yazarın bir hayranı, baş kahramanın resminin neden kapakta olmadığını ısrarla sorarken dizi, karakterlerin gerçek zannedilmesiyle dalga geçer. James Joyce’un romanı Finnegans Wake’i okumaya çalışırken perişan olan Carol ve sevgilisi, imza günündeki okuyuculardan daha entelektüel değil.
Dizi çoğunluğu eleştirirken bireyi kutsamaz. Carol’un, mutluluk oyununu oynamayan 13 kişiden sadece İngilizce bilenleri İspanya’daki toplantıya çağırması Amerikan kültürel emperyalizminin örneğidir. İngilizce’de direten kadının aksine dizinin kapanış müziği Türkçe!

Aydınlanma Balonunun Patlayışı
Bilimi yücelten aydınlanma çağının balonunu laboratuardaki ölümcül kazayla patlatan ve transandantalizmle dalga geçen Pluribus’un felsefi derinliği olsa da ilk üç bölümü dışında beni etkilemedi. Biz bu eleştirileri Breaking Bad ve Lost gibi dizilerde fazlasıyla gördük. Amerika’nın kültürel yozlaşmasını en iyi gösteren dizilerden biri ise beni hipnotize eden White Lotus.
Dizide kurtarıcı rolü oynayanın bir edebiyatçı olmasını sevdim. Belki de izlediğimiz, Carol’un son romanı Wycaro’nun Kan Şarkısı. Belli ki Carol, okuyucularının lineer roman beklentisine inat bizi bilinmezliğin korkutucu derinliğine sürükleyecek.