Doğup büyüdüğüm şehri keşfetmek için Amerika’da okumam gerekiyormuş. Milwaukee’de doktora öğrencisiyken tatil için geldiğim İstanbul’un tarihi sokaklarında hayranlıkla yürürdüm. Bu kültürel ve etnik zenginliği yıllarca kaçırdığıma hayıflanırdım. Balat’ın ve Cihangir’in mimarisinden büyülenirken İstanbul’un içine gizlenmiş sayısız İstanbul olduğunu düşünürdüm. Orhan Pamuk’un yazdığı gibi Osmanlı ve Bizans’ı günümüze taşıyan İstanbul bir müze şehir.

Virginia Woolf ya da William Faulkner gibi Batılı yazarlardan bahsettiğimde kanonik eserlerden sıkılmış doktora danışmanım yüzünü buruştururdu. Klasik İngiliz ve Amerikan romanlarını okumaktan bıkmıştı artık. Hele Roland Barthes gibi tarihin ve fotoğrafların gerçekliğini sorgulayan Fransız düşünürlere referans verdiğimde hocalar esnemeye başlardı.
Ümitsizce tez konusu aradığım bir gün, kütüphanede Lynne Tillman’ın Motion Sickness (Hareket Hastalığı) romanı gözüme çarptı. Beni araba ve uçak tuttuğu için ilgimi çeken kitap, İstanbul’da geçiyordu. Sonradan e-posta üzerinden tanıştığım ve derslerime çevrimiçi katılarak öğrencilerimin kalbini fetheden yazar, doktora tezimin ilham perisiydi.
Batı’nın İstanbul Fantezileri
İstanbul’u metinler üzerinden keşfetme yolculuğum işte böyle tesadüfen başladı. 19. yüzyılda yaşamış Avrupalı yazarlar İstanbul’da uçan halı ve sihirli lamba hayalleri kurarken Amerikalı arkadaşlarım kaç devem olduğunu soruyordu. Dişçim ise Türkiye’deki doktorların hangi milletten olduğunu merak etmişti. Bir Türk’ün doktor olabileceğini düşünememişti hiç! Şehrin Asya kıtasında Japonların yaşadığını sanan ya da İstanbul’u hiç duymamış doktora öğrencileri vardı.
İstanbul’un Brezilya’da olmadığını defalarca açıklarken “Çağdaş Romanda İstanbul Temsilleri” başlıklı doktora tezim şekilleniyordu. 20. yüzyıl İngiliz karakterlerin, harem kurma ya da şişeden cin çıkarma düşleri, 1001 Gece Masalları’nın İstanbul’da hâlâ hüküm sürdüğünün göstergesiydi.

Edebiyatta İstanbul fantezilerini tartıştığım en anlamlı sunumlarımdan biri, Bilginer-Melin Ayvalık Sanat Kültür Eğitim Vakfı’ndan Leyla Çapan’ın davetiyle gerçekleşti. A. S. Byatt’ın Prof. Dr. Cevat Çapan’a ithaf ettiği Çeşm-i Bülbülün İçindeki Cin romanıyla konuşmama başladım. Yüksek lisans tez danışmanım Cevat Hoca’nın beni canlı yayından izlediğini bilseydim çok heyecanlanırdım.
Cevat Hoca’dan aldığım tiyatro dersi ve doktora başvurularım için yazdığı referans mektubu, beni yirmi beş yıl sonra Ayvalık’la ve kızıyla buluşturmuştu. Jenerasyonlar arası sohbete, Boğaziçi’nin efsanevi hocası Prof. Dr. Oya Başak’ın kızı Esra Başak da katıldı. İki başarılı, zeki ve etkileyici kadınla birlikte kahve içmekten gurur duydum.

Ayvalık’ın mahzun sokaklarında gezerken kendi kişisel tarihimle yüzleştim. Beş yaşındayken gelinliğini tutmuş olduğum akrabam ve İstanbul’da tanıştıktan yıllar sonra Ayvalık’ta görüştüğüm arkadaşım, bu üç günlük geziyi unutulmaz kıldı. Mekanlar dostlarla güzelmiş.
Ayvalık’ta Kültürel Mozaik
Beni çocukluk ve öğrencilik yıllarıma döndüren Ayvalık, geçmişi günümüze taşıyan bir kültürel mozaik. 1928’de Saatli Cami’ye dönüştürülen Hagios Ioannes Kilisesi ve Cunda Rahmi Koç Müzesi olarak ziyarete açılan Taksiyarhis Kilisesi gibi farklı dönemleri, inançları ve mimarileri buluşturan yapılardan büyülenirim. Camiler ve kiliseler arasındaki derin diyaloğa Yunan mitolojisi de katılmış.
Şeytan Sofrası olarak bilinen tepede, şeytanın ayak izlerini süreriz. Rivayete göre cennetten kovulan şeytan, “bir adımını buraya, diğer bir adımını ise Midilli adasına atıp” kaçmış. Gerçi Ayvalık manzarasını görmek isteyenlerden alınan ücret, keyfimizi kaçırmak üzereydi. Doğa parayla satılır mı?
Amerika’da başlayan İstanbul araştırmalarım sayesinde sakinliğine vurulduğum Ayvalık’la ve çok sevdiğim hocalarımın kızlarıyla tanıştım. Kitaplar, şehirler ve tarihler arasındaki yolculuğa beni sürükleyen Oya Başak ve Cevat Çapan’a teşekkürlerimle.