Mary Shelley’nin romanından uyarlanan filmin açılış sahnesinden, yönetmen Guillermo del Toro’nun felsefe yerine aksiyon peşinde olduğu belli. 1857 yılında geçen filmin başında yaratık, onu dirilten Dr. Victor Frankenstein’ı Kuzey Kutbu’nda arar. Kaptan Robert’ın mürettebatına saldırıp “Onu bana getir.” diye kükrerken bir süper kahraman filmi izlediğimi düşündüm.

Renklerin Gölgesindeki Senaryo
Sahneler hayranlıkla bakılacak birer fotoğraf nitelikte. Peki ansızın patlayan kırmızı, mavi ve pembe gözümüzü kamaştırmaktan başka neye hizmet ediyor? Ekranda renkleri takip ederken sosyal medyada kısa videolar izliyor gibi hissettim. Cafcaflı kütüphane, oyuncakçıya benzeyen mekanlar ve şatafatlı kostümler tek tek bakıldığında güzel. Ama hepsi bir araya gelip bir bütün oluşturmuyor. Göz alıcı renklerin ne senaryoya ne de karakter gelişimine katkısı var. Amaçsız bir görsel şölen izliyoruz.
Oysa roman, insanların görünüşlerine göre değerlendirilmesini eleştirerek ön yargılarımızı yüzümüze vurur. Kitapta “yaratık” yeniden hayata dönüp gözlerini açtığında Victor ondan kaçar. Kendi yarattığını “çirkin” olduğu için istemez. İsimsiz karakter ötekileştirilip zulmedildikçe asıl canavarın toplum olduğunu görürüz. Film, romanın eleştirdiği 19. yüzyıl İngiltere’si gibi karakter yerine dış görünüme önem vermiş. Gösterişli fakat boş sahneler izliyoruz. Sözde canavar ise gayet yakışıklı.
Roman, toplumda bilim insanının ilahlaştırılmasını sorgularken filmde olay Victor’un babasının başına patlamış. Tam bir sebep sonuç ilişkisi var. Victor’un babası oğluna şiddet uygulamış. Şimdi de Victor, hızlı öğrenemeyen yaratığı dövüyor. Doktor, babasına layık olmak için ölümü alt eder. Babasının gözünde ismi Victor gibi “galip” olmak ister.
Şiddeti Miras Bırakmak
Oscar Isaac’in canlandırdığı Victor, babasıyla istismara dayalı ilişkisini hayat verdiği “oğlu” üzerinden yeniden yazar. Babasıyla kuramadığı bağı, yarattığıyla kurmaya çalışır. Ölüm döşeğindeyken elini tuttuğu oğlundan af diler. Ona acı çektirdiği için üzgün ve pişmandır. Yaratık, doktorun alnından öpüp “Huzur içinde yat, baba.” diyerek ona babalık duygusunu tattırır. Victor ölüme meydan okuyarak değil, sevilerek babasını alt eder.
Filmin sonunda babasıyla helalleşen yaratığın (Jacob Elordi) yüzüne vuran güneş, romanın karanlık sonunu aydınlatır. Yönetmen, Batı ile özdeşleştirilen aydınlanma çağının ışığını söndürmek yerine alevlendirir.
Baba ile oğlu kavuşturan film, kalpleri fetheder. Film, İngiliz yazar Lord Byron’un “Nitekim kalp kırılır ama kırık da olsa atmaya devam eder.” sözüyle biter. Bir kadın yazarın romanından uyarlanan film neden Lord Byron ile biter o da ayrı bir sorun. Film, sevgi mesajlarıyla izleyicinin kalbini çalar.
Romandaki şiddet sahneleri tatlı, cici sözlerle örtülmüş. Victor’un nişanlısı Elizabeth (Mia Goth) yaratığa, “Sevgiyi seninle bulduğum için mutluyum.” der. Onun için endişelenir. Neyse ki evli mutlu çocuklu hikayesine dönüşmeyen filmde, karakterler adeta birer sevgi pıtırcığı.

Kaybolan Katmanlar
Romanın mektuplardan ve iç içe geçen anlatılardan oluşan yapısında belirsizlik hakimdir. Yaratık terk edildikten sonra yaşadıklarını Victor’la paylaşır. Doktor bu hikâyeyi Kuzey Kutbu’ndaki Kaptan Robert’a anlatır. Roman, Robert’ın öğrendiklerini kız kardeşine yazdığı mektuplarla başlar. Bu üç katmanlı yapının olmadığı filmde, izleyicinin dolduracağı boşluk yok. Hikayelerin birbirine geçtiği romanın aksine Victor’un ve yaratığın hikayesi olarak ikiye bölünen filmde aksiyon merkezde.
Melodrama dönüştüğü için eleştirdiğim[1] Çağan Irmak’ın 19. yüzyıl İstanbul’unda geçen dizisi Yaratılan bile daha başarılı. En azından romanı, farklı bir sosyal ve coğrafi bağlama taşımış. Görselliğin önemini sorgulayan Mary Shelley’nin aksine Del Toro tamamen görselliğe önem vermiş. Filmin sebepsiz güzellikteki sahnelerini izlemek yerine romanı okumanızı tavsiye ederim.
[1] https://t24.com.tr/yazarlar/ayse-naz-bulamur/frankenstein-uyarlamasi-yaratilan-in-yaratamadigi-ne,42215